14 Ocak 2015 Çarşamba

psikolog ile psikiyatristin farkları

Bu iki meslek grubu arasında her ne kadar çok büyük farklar olsa da maalesef halk arasında sanki aynı meslekmiş gibi algılanmakta ve ikisinin arasındaki farklar halk tarafından bilinmemektedir. Sadece halk arasında değil, tv dizilerinde, filmlerde bile sanki aynı mesleklermiş gibi halka gösterilmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, psikiyatrik hastalıklar adı üzerinde birer hastalıktır. Her ne kadar psikiyatrist ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak nitelendirilse de psikiyatrik hastalıklar beyin hastalıklarıdır. İnsan beyninde bazı hormonal ve genetik bozukluklar ve eksiklikler sonucu ortaya çıkarlar. Nasıl ki epilepsi, migren, parkinson bir beyin hastalığı ise, şizofreni, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklar beynin yapısındaki bazı bozukluklar sonucu ortaya çıkarlar. Zaten organik bir beyin hastalığı oldukları için ilaçlar bu hastalıklarda etki göstermektedir. Sadece ruh hastalığı olsalar, elle tutulamayan ve gözle görülemeyen ruhun tedavisini ilaçlarla yapamazdınız.
Bir kişi kendisinde bir psikiyatrik rahatsızlık olduğu kanısına vardığı zaman mutlaka ilk önce bir psikiyatriste başvurmalıdır. Psikoterapiler bazı psikiyatrik hastalıklara iyi gelse de aslolan her zaman ilaç tedavisidir. Antidepresan gibi ilaçlar asla bir uyuşturucu değillerdir. Nasıl antibiyotikler ya da mide ilaçları hastalığı tedavi ediyorsa, antidepresanlar da beyindeki bozukluğu tedavi edip kişiyi iyileştirmektedirler.
Psikologlar ise üniversitelerin 4 yıllık fen-edebiyat fakultesinden mezun kişilerdir. Eğitimleri boyunca asla hasta görmezler ve göremezler. Onlar sadece olayın psikoterapi kısımlarında yer alırlar ve bu işlemi bile mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde yapmak zorundalardır.
Bazı ciddi beyin hastalıkları psikiyatrik rahatsızlık gibi belirti verebilir. Örneğin beyin tümörü olan bir kişi üzüntü ve ağlama ile hekime başvurabilir. Bir psikiyatrist tıp eğitimi aldığı için bunun farkına varabilir fakat bir psikolog farkına varamaz.
Tekrar belirtmek gerekirse psikiyatrik hastalıklar birer beyin rahatsızlıklarıdır ve mutlaka hekimlerce ve gerekirse ilaçlarla tedavi edilmelidirler. hekim uygun görürse hastayı sadece psikoterapi için, bunun eğitimini alan bir psikologa yönlendirebilir.

18 Kasım 2014 Salı

sosyal anksiyete bozukluğu



Bu hafta sizlere halk arasında sosyal fobi olarak nitelendirilen sosyal anksiyete bozukluğundan bahsetmek istiyorum.

Sosyal fobi anksiyete bozukluğu dediğimiz kaygı bozuklukları arasında yer alan psikiyatrik bir bozukluktur. Genel olarak fobilerde, kişi fobisi olduğu nesne ile karşı karşıya kaldığında inanılmaz bir kaygı duyar. Bedensel olarak kalp çarpıntısı, nefes darlığı, elde ayakta titreme, yüz kızarması gibi belirtilerin yanında düşünsel olarak fobi yaratan nesneye karşı büyük bir korku geliştirmektedir.

Sosyal fobi de adından da anlaşıldığı üzere kişinin sosyal ortamlarda bu belirttiğimiz bedensel belirtilerle seyreden psikiyatrik bir rahatsızlıktır. Kişi, sosyal bir ortama girdiğinde, yeni biri ile tanıştığında, sunum yapmak istediğinde bu kaygı belirtilerini yaşar. Kalp çarpıntısı, yüzde kızarma, dilde çatallanma, konuşacağı kelimeleri unutma, kendisini dinleyen insanlarla göz teması kuramama gibi bedensel belirtilerin yanında “beni beğenmeyecekler, benimle dalga geçecekler, beni eleştirecekler” gibi düşünceler geliştirir. Bu düşünceler kişinin bedensel kaygı belirtilerini arttırarak bütün anksiyete bozukluklarında oluşan kısır döngüye sokar. Kişi bu bedensel belirtiler ve düşünce yapısından dolayı sosyal ortamlara girmekten çekinir. Sunum gibi zorlayıcı aktivitelerden kaçar. İçine kapanır.

Bu rahatsızlık utangaçlık ile karışmaktadır. Utangaçlık bir hastalık değildir.Bir kişilik özelliğidir. Sosyal fobi hastaların büyük kısmı kişilik olarak utangaç kişiler oldukları düşünülse de daha önce çok sosyal olan insanlar yaşadıkları bir psikolojik travma sonrası sosyal anksiyete bozukluğu hastası olabilmektedirler.

Sosyal anksiyete bozukluğu bir hastalık olduğu için ilaçlarla tedavi edilmelidir. İlaç tedavisinin yanında hastalara bu kaygıya yönelik psikoterapi uygulanması hastalığın tedavisinde çok büyük ilerleme sağlanmasına neden olur.


Sizin ya da sevdiklerinizin bu tür sosyal kaygılar yaşadığını düşünüyorsanız hiç beklemeden bir psikiyatri uzmanına başvurun.  

13 Kasım 2014 Perşembe

DEPRESYON

Depresyon, toplumda en sık görülen psikiyatrik rahatsızların başında gelmektedir. Her yıl milyonlarca insan depresyonun verdiği iş gücü kaybı ve yeti yitimi ile mücadele etmekte, depresyonun sebep olduğu hayat kalitesindeki düşüşten dolayı sıkıntı duymaktadırlar.
Depresyon toplumda kadınlarda erkeklere nazaran 8 kat daha fazla görülmektedir. Bunun sebeplerinden biri hormonal yapının depresyonu etkilemesi ve erkeklerin daha az tedavi arayışında olmaları olarak da açıklanabilmektedir.
Depresyon bir üzüntü ya da mutsuzluk değildir. Bir psikiyatrik hastalıktır. Her üzüntü depresyon olmadığı gibi, depresyon rahatsızlığı ilaçlarla tedavi edilmesi gereken bir durumdur.  Kişilerin yaşadığı sıkıntı veren durumlar sonucunda beyindeki nöronlar dediğimiz hücreler arasında bazı sıvı değişiklikleri olur. Bu sıvı ve hormon değişikleri sonrası insanlar kendisini mutsuz ve halsiz hisseder. Uyku fazlalığı ya da uykusuzluk görülebilir. Aynı şekilde iştah artışı ya da iştahsızlık meydana gelebilir. Hastalar hayattan zevk alamaz. Daha önce zevk aldığı aktivitelerden zevk almamaya başlarlar. Yüzlerinde üzgün bir ifade vardır. Hareketlerde yavaşlama meydana gelir. Konuşma miktarı azalır. Hastalarda sürekli bir ağlama hissi olur. İntihar düşüncesi ya da girişimi olabilir. Hastalar evden bile dışarıya çıkmak istemedikleri için iş gücü kaybına sebep olur.
Depresyon için illa başlatıcı bir olay gerekmez. Genetik sebeplerden dolayı bazı insanlar depresyona diğer kişilere göre daha kolay yakalanabilmektedir. Bir insanın bir kez depresyon geçirmesi diğer geçireceği depresyon atakları için sebep olabilir.
Depresyon tedavisinin ana teması antidepresan dediğimiz ilaçlardır. Nasıl ki midemiz ağrıdında ya da bronşit olduğumuzda ilaç tedavisi alıyorsak, depresyon için de ilaç kullanılması zorunludur. Bunun yanında depresif hastaya uygulanacak psikoterapiler de hastanın iyileşme sürecini hızlandırmaktadır.
Siz de ya da yakınınızda depresyon belirtileri gördüğünüzde hemen en yakın psikiyatri uzmanına başvurun. Depresyon "kafaya takma, üzülme" sözleri ile düzelecek bir durum değildir.
İnsanları hayat kalitesini düşüren ve yeti yitimine sebep olan en önemli rahatsızlıktır.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Panik Atak

                                                                     panik atak

Bu hafta sizlere halk dilinde Panik Atak olarak da nitelendirilen Panik Bozukluk rahatsızlığından bahsetmek istiyorum.
Panik Bozukluk, panik ataklarla seyreden ve kişinin yaşadığı bu panik ataklarından dolayı ölüm, bayılma, felç olma, kalp krizi geçirme gibi korkular yaşaması ve bu panik ataklar tekrar edecek diye korku içinde beklemesi olarak da adlandırabileceğimiz bir psikiyatrik hastalıktır.
Bu sebepledir ki şunu rahatlıkla söylersek; panik atak diye bir hastalık yoktur. Hastalığın ismi panik bozukluktur. Panik atak bu hastalıkta görülen bir belirtidir ve sadece bu hastalığa ait değildir. Depresyon, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sosyal Fobi ya da uçak korkusu gibi özgül fobilerde de panik ataklar meydana gelebilir.
Panik atak sırasında vücutta bazı fizyolojik ve gözle görülür değişiklikler olur. Genelde hastada çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi, yer ve zamanı ayırt edememe, göz kararması gibi belirtiler çok sık olarak meydana gelse de, bu belirtiler olmayıp sadece mide bulantısı ve ishalle giden panik atak çeşitleri de bulunmaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi panik atak bir hastalık değildir. Bazı hastalıKlarda hatta normal zamanlarda bile ortaya çıkabilen vücudun korku tepkisidir. Kişi, panik atak sırasında nedenini bilemediği bir korkuya kapılır ve bu korku neticesinde kaçma hormonu dediğimiz adrenalin hormonu kana bolca salınır. Bu hormanın kalpte çarpıntı yapması, nefes darlığına sebep olması dolayısıyla hasta "kalp krizi geçiriyorum" ya da "boğulup öleceğim" gibi düşüncelere kapılır. Bu düşünceler vücutta korku hormonu olan adrenalin hormonunun salgılanmasını arttırır. Bu sebeple hasta bir kısır döngünün içine girer ve kalp krizi geçiriyorum düşüncesiyle acil servise başvurur.
Panik bozukluk psikiyatrik bir hastalık olması sebebiyle ilaç tedavisi uygulanmalıdır. Kişiler şunu aklından çıkarmaması gerekmektedir. Hiç bir ilaç tedavisi ya da hiç bir psikoterapi bir daha panik atak geçirtmeme garantisi vermez. Bizler korku verici bir olay karşısında ya da bir tehlike altında her zaman panik atak geçirme ve bu korkutucu belirtileri tekrar tekrar yaşama ihtimali olduğunu aklımızdan çıkartmamamız gerekmektedir.
Panik atak hayatın devamı için ön koşullardan biridir. Hayat devam edecekse tehlikelerden kaçmamızı sağlayan panik ataklarla da yaşamayı bilmeli ve asıl hastalığın bu normal fizyolojik tepkiden korkmak olduğunu her zaman hatırlamalıyız.

28 Ekim 2014 Salı

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

                                                                TAKINTI
Bugün sizlere halk arasında takıntı ve evham hastalığı olarak bilinen Obsesif Kompulsif Bozukluktan bahsetmek istiyorum.
Obsesif Kompulsif Bozukluk ,rahatsız eden bir takım düşüncelerin, insanlar onların saçma olduğunu bilse bile akla gelmesi ve insanların bu düşüncelerden kurtulmak için bir takım davranışlarda bulunduğu psikiyatrik bir hastalıktır.
Bu rahatsız edici düşünceler en olmadık zamanda, insanların kişiliklerine ters bir şekilde ve insanları çok zorlar şekilde gelmektedir.
Düşüncelerin çeşidine göre hastalık değişik sınıflara ayrılmaktadır. En sık gelen düşünce kişinin temiz olmadığı düşüncesidir. Hastanın içine "elin temiz değil, git elini yıka" diye bir düşünce gelir. Hasta elinin temiz olduğunu bilse bile bu düşüncenin verdiği sıkıntıya katlanamaz ve düşüncenin emrettiği doğrultuda elini yıkar. Bu davranışa ise zorlantı(kompülsiyon) denmektedir. Bu kompülsiyon sonucu hasta rahatlar. Bir süre sonra bu düşünce tekrar akla gelir. Hasta kendisini rahatlatmak amacıyla elini yıkamaya devam eder. Hasta yaptığı davranış sonrası bir müddet rahatlasa da yaptığı bu kendisini rahatlatma davranışı düşüncelerin daha da artmasına sebep olur.
Hasta bir süre sonra evden dışarı çıkamaz, Eline hiç bir şeyi tutamaz hatta banyoda saatler geçiren bir kişi olmaya başlar.
Hastalıkla titizliği ayırmak gerekir. Eğer hastanın yaptığı davranışlar kendi hayatını ve çevresinin hayatını sınırlıyor ve artık işkence haline geliyorsa tedavi edilmesi gerekir.
Bir diğer düşünce kontrol düşüncesidir. Hasta evden çıktığında kapıyı kilitlediğini bilse bile aklına "kapı açık kaldı" düşüncesi gelir. Hasta bu düşünce sonrası büyük bir kaygı yaşar ve dönüp kapıyı tekrar kontrol eder. Aynı temizlik obsesyonunda (obsesyon =rahatsız edici düşünce)olduğu gibi bu davranış da hastanın hayatını önüne geçilmez şekilde sınırlamaya başlar.
Halk arasında simetri hastalığı denen hastalıkta aslında bir obsesyon yani takıntı hastalığıdır. Aynı mekanizma ve davranış şekli bu durumda da geçerlidir. Bazı hastalar kaldırım çizgilerine basmadan yürümeye çalışır. Yoldan geçen arabaların plakalarını sayar. Her yaptığı davranışı 3'ün katları şeklinde tekrarlar. İbadet esnasında gelen kötü düşünceler ve hatta küfür düşünceleri de birer obsesyondur.
Örnek verirsek hasta namaz ibadetini gerçekleştirirken aklına dine ve kutsallara küfür içeren düşünceler gelir. Hasta bu düşüncelerden çok rahatsız olarak namaz ibadetinin sayısını arttırmaya başlar. Sürekli tövbe ederek bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Yaptığı her kurtulma çabası düşüncelerin artmasına vesile olur.
Obsesif kompulsif bozukluk bir kişilik ya da karakter meselesi değildir. Psikiyatrik bir hastalıktır. O yüzden bu hastalıktan muzdarip kişiler acilen bir psikiyatr'a başvurmalı ve ilaç tedavisi ile birlikte psikoterapi görmelidirler.

22 Ekim 2014 Çarşamba

BİR ADSIZ ALKOLİK

                                        BİR ADSIZ ALKOLİK
Bugün sizlere  bir alkol ve madde bağımlısının hikayesinden bahsedeceğim.
  Bahsetmek istediğim kişi şu anda sizlere daha önce bahsettiğim Adsız Alkolikler derneğinde aktif görev aldığı için adsızlığa saygı olarak isim ve yaşadığı yer hakkında bilgi vermeyeceğim. Sadece bu kişinin madde ve alkol ile savaşından, kararlılığından ve diğer bağımlılara örnek olması gereken hayatından biraz bahsedeceğim.
Bu kişinin ismine biz Ahmet diyelim. Ahmet bey 63 yaşında. 3 çocuk sahibi bir iş adamı. Anadolu'nun bir ilçesinde doğmuş büyümüş, babasından devraldığı şirketin başında çalışmaya devam ediyor.
Esrar ve alkol ile tanışması ergenlik dönemlerinde olmuş. Ortaokuldan sonra okulu bırakan Ahmet Bey arkadaş çevresi yüzünden esrar ve alkol kullanmaya başlamış. Bir süre sonra bu maddelerin bağımlısı haline gelen Ahmet Bey, günde 2 büyük rakı ve 50 adet esrar içer hale gelmiş. Kendisi o günleri şöyle anlatmaktaydı.
"Sabah uyanır uyanmaz ilk yaptığım şey bir rakı şişesi açmak ve hemen ard arda 5 adet esrar içmekti."
Babasının işleri ile ilgilenmeyen, şirkete uğramayan Ahmet Bey bütün gününü uyuşturucu ve alkol kullanmakla geçiriyordu.
Evlendikten sonra da bu maddeleri kullanmaya devam etti. Eve uğramıyor, sürekli kendisi gibi bağımlılarla madde kullanmaya devam ediyordu. Bu arada ufak tefek suçlara da karışmaktaydı.
Çocukları ile ilgilenmiyordu. Akşam eve sarhoş gelip çocuklarını uykudan uyandırıyor, saçma sapan bahanelerle onlara şiddet uyguluyordu.
Herkesin "alkol ve esrarı bırak, bak bu şekilde gidersen bir gün çok kötü şeylerle karşılaşacaksın" sözlerini kulak ardı etmekteydi.
Bu halde 45 yaşına kadar geldi. Evin geçimi tamamen babası üzerinden sağlanıyordu.
45 yaşında karın ağrısı sebebiyle gittiği doktorun "esrarı ve alkolü bırakmazsan siroz olacaksın" sözü üzerine İstanbul AMATEM'de tedavi olmaya karar verdi. 1 hafta AMATEM'de yatarak tedavi oldu. bu yatış sırasında adsız alkolikler denen grupla tanıştı. Bu grup sayesinde bağımlılığın kendi hayatına nasıl etki ettiğini, yine kendisi gibi olanların insanların hayatlarını sorgulayarak anladı.
"3 yıl boyunca her perşembe otobüse binip istanbul'a terapiye gittim. cuma gecesi geri döndüm. haftada 2000 km otobüs yolculuğu yaptım ama hiç yılmadım"
Kendisi şu anda 18 yıldır ayık. Hala AMATEM'de terapilere devam ediyor. Aynı zamanda bulunduğu ilçede Adsız Alkolikler derneğinin başkanlığını yapıp kendisi gibi bağımlılara yardım eli uzatmaya devam etmekte.
Alkol ve madde bağımlılığı ömür boyu tedavi gerektiren bir rahatsızlıktır. Bunun için önce maddeden kurtulmaya karar vermek sonrasında ise bununla savaşmak azmi göstermek gerekir. Bu örnek istenildiğinde neler başarıldığını, bağımlılık tedavisinin kişinin hem kendi yaşantısını hem de aile ilişkilerini nasıl düzene koyduğunu göstermesi açısından çok önemlidir.
Yazımı Ahmet Bey'in şu sözleri ile bitirmek istiyorum.
"18 yıldır bir şey kullanmıyorum ama hala bağımlıyım. Ölene kadar bağımlılığım devam edecek ve ölene kadar alkol ve maddeden kaçmaya devam edeceğim."

mmozkose@gmail.com

15 Ekim 2014 Çarşamba

BREZİLYA UYUŞTURUCU VE FUTBOL

UYUŞTURUCU, BREZİLYA VE FUTBOL
Bu hafta yazımda size biraz Brezilya'dan bahsetmek istiyorum. Brezilya'nın futbol endüstrisi ve uyuşturucu ile olan bağını anlatmaya çalışacağım.
Brezilya, hem yüzölçüm hem de nüfus olarak dünyanın en büyük ülkelerinden birisidir. Türkiye'nin yaklaşık 10 katı kadar toprağı ve 3 katı kadar nüfusa sahip bir ülke Brezilya. Bu kadar geniş topraklarda yüzlerce etnik kökenli insan bir arada yaşamakta.
Peki uyuşturucu ile futbolun ne gibi bağlantısı var?
Brezilya dünyanın en çok uyuşturucu kullanılan ülkelerin başında gelmektedir. İnanılmaz derecede fakirlik içinde yaşayan ve favela denen şehrin gecekondularında uyuşturucu kullanmak ve bağımlılık sıradan bir olaydır.
Brezilya'da taraftarlık olgusu da ülkemizden farklılıklar içerir. Türkiye'de bir baba fenerbahçe taraftarı, çocuklarından biri galatasaraylı diğeri de beşiktaşlı olabilir. bu bizim ülkemizde yadırganan bir durum değildir. Brezilya'da böyle bir örneğe rastlamak çok zordur.  Bir çocuk doğduğunda hangi kulübün taraftarı olacağı bellidir. Ülkede taraftarlık olgusu fakirlik ve zenginlik hatta etnisite ile belirlenmekte ve bu kalıbın dışına çıkılmamaktadır. Örnek verirsek rio de jenerio kentinde zenginler Fluminense takımını, fakir dediğimiz Favela'da yaşayan insanlar Flamengo takımının taraftarı olurlar. Hiç bir Favela sakini Fluminense takımını desteklemez.
Kulüplerin gelir kaynakları da bu yüzden farklıdır. Flamengo kulübü fakirlerin desteklediği kulüp olduğundan dolayı gelir kaynakları sınırlıdır. Kulüp futbolcu arayışını bu Favela üzerinden sağlar.
Görevlendirilen bir kişi Favela'ya gider. Favela'da yaşları 5 ila 7 arasındaki çocuklardan yetenekli olanları seçer. Ailelerinden bu çocukları ister. Ailede zaten baba ya hapiste ya da öldürülmüş, anne uyuşturucu bağımlısı halde yaşamaktadır. Aile çocuğu seve seve verir. Çocuğun geleceğinin kurtulmasının belki de tek yolu budur.
Seçilen yetenekli çocuklar kulübün alt yapı tesislerine alınır. Onlara hem normal eğitim hem de teknik futbol eğitimi verilir. Ailelerine de gerekirse para ya da kulübün tesislerinin yakınların ev tahsis edilip onların da uyuşturucudan ve fakirlikten uzaklaşması sağlanır.
Çocuklar 15 yaşlarına geldiğinde brezilya'nın gelecek vadeden futbolcuları haline gelir. Kulüp, bu çocukları başka kulüplere satarak hem kulübün ihtiyacı olan para sağlanır, hem de kulübün ligde başarılı olması bu sayede sağlanmış olur.
Bu örnekle futbolcu olan en önemli kişi brezilya'lı Ronaldo'dur. Favela'da doğmuş büyümüş bir çocuk olan Ronaldo, şu anda brezilya'nın en ünlü ve zengin insanlarından biridir. Eğer bu model olmasaydı ronaldo belki de şu anda ya ölmüş ya da hapiste olacaktı.
Bir ülkenin uyuşturucu bağımlılığından ve fakirliğinden doğurduğu bir sanattır brezilya futbolu. Brezilya maçlarını seyrederken o insanların azmine, hırsına hayran olurken altta yatan bu uyuşturucu, kötü yaşam koşulları ve fakirlikten kurtulma azmi olduğunu göz ardı etmemek gerek diye düşünüyorum.